MAVERA: Silah Sesi-2
Yıllar geçiyor üç silah sesi aklımdan asla
çıkmıyor. Gökyüzünün parçalandığına yemin edebileceğim üç ayrı sahne gözlerimin
önünden bir an olsun ayrılmıyor. Bakışlarımı küçük ve eski olan evime çevirdim.
Kulaklarıma gıcırdayan kapının sesi dolduğunda boğazıma bir yumru oturdu.
Tekrar dışarı bakmak isterken zaman gözlerimin önünden silinip tekrar canlandı.
O zamanların gençlikle beraber gelen heyecanını gördüğümde gözlerimden bir iki
damla yaş süzüldü. Kırışmış elimi havaya kaldırıp dokunabilecekmişim gibi
sanırken Tanrı’nın bir çocuğu gibi hissettiğime yemin edebilirim. Oysaki ben ne
Tanrı’nın çocuğuydum ne de bu dünyada onun değerli kılabileceği bir ruh kadar
aydınlıktım. Ben şeytandım. Sonunu bilmesine rağmen burnunun dikine gidip
Tanrı’nın gazabına uğrayacak bir baş belasından başkası değildim.
Arnavut
kaldırımlı yapayalnız sokaklarda yürüyordum. Aceleci değildim. Yavaş da
değildim. Bir kaplan avına nasıl yaklaşıyorsa öyleydim, avımı ne çabuk olup ürkütmek ne de yavaş olup
elimden kaçırmak istiyordum. Siyah
ceketimin yakalarını kaldırdım ve elime bir sigara alıp yaktım. Sakin
gözüküyordum fakat hiç de sakin değildim. Sigaramdan derin bir nefes aldım ve
soğuk havaya üfledim. Rahatlamak
istiyordum fakat düşüncelerim buna izin vermiyordu. Sanki beynimde karman
çorman olmuş bir yumak vardı ve bende bu yumağı çözmeğe çalışıyordum. Artık düşünmemeliydim, icraata geçmeliydim.
Mantomun cebindeki
fotoğrafa baktım ve arkasındaki yazıyı okudum.
“Gerçek
sandıklarımız gerçek dışı olabilir Ayça. Dikkatli ol!”
Eğer bir ipin
başını tutup çektiyseniz derinizde yüzülse, bileklerinizde morarsa,
parmaklarınız da kopsa o ipe asılmalısınız. Sonu ne olursa olsun canınız
pahasına savaşırsınız, hele haklı bir davadaysanız. Korkmak aklınızın ucundan
bile geçmez, tek düşündüğünüz bunun için harcadığınız dakikalardır. Geçmiş
böyledir işte bugününüz ve yarınınız onun temelleri üzerindedir. Hatırlamak
istemediğiniz bir geçmişin üzerine mutlu bir gelecek dikmek o kadar kolay
olmuyor fakat en azından zamanla o acıyla yaşamayı öğreniyorsunuz. Karanlık ise
bir an olsun peşinizi bırakmıyor fakat kötü hatıralar geceleri rüyalarınızda
tekrar canlanıyor. Unutmaya çabalamayın geçmişten güç alın çünkü o size
düşündüğünüz kadar yabancı değil. Ben de
çıktığım her basamakta attığım her adımda acıdan güç alıyorum ve bugün
karanlığımın ta kendisiyle yüzleşeceğim. Korkum ise bununla yüzleşirken geçmişte
yaşadığım acıları tekrar yaşamak fakat tüm bunlara rağmen savaşmalıyım çünkü
gerçekler hiçbir zaman göründüğü gibi olmayabilir.
…
Evde bir gölge
gibi gezen katil avının en savunmasız anını bekliyordu. Saat üç buçuk olmasına
dakikalar kala uzunca avını seyretti. Sonra dudaklarına melankolik bir gülümseme
kondu. Yavaşça elini uzatarak avının ağzını ve burnunu kapadığında yatağında
yatan adamın gözleri ip iri olarak açıldı. Derin bir nefes almak için çabaladı
fakat ağzında bir baskı hissetti, korkuyla gözlerini ağzındaki ellerin sahibine
dikti ve ölümünü gördü. Boğazından istemsizce bir hırıltı çıktı fakat ağzının
üzerindeki eller yüzünden boğuk ses gibi duyuldu. Sanki ölüm gözlerinin önünde
canlı kanlı dirilmiş “İşte ben geldim,”diyordu. Ölümü düşündü ve o an kendisini
çaresiz hissetti. Oysaki yaşamak için çok sebebi vardı kendisince.
Pişmanlıklarını düşündükçe kahrolmaya başladı, ölüm kendisine hiç de
uzak değildi. Ellerinde o kadar insanın kanı vardı ki, ölümü hep o
öldürdüğü insanlar gibi zayıf olarak gördü. Birkaç sokak öteden gelen sabah
ezanının sesi odanın içini doldurdu. İnsan ölümle yüzleşince her şeyi ölüme
benzetiyor. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü, öleceğini biliyordu ve katili
tanıyordu. Bu daha acı verici değil miydi, yani ölümünü binlerce defa izlemiş
olmak ve o anın hep uzak olduğunu düşünmek. Hayır, dedi içinden. Başını sağa
sola sallamak istedi fakat yapamadı. Elleri ağzındaki ellere sarıldı ve
gözleriyle yalvarmaya başladı. Oysaki katil onun acizliğinden tiksiniyordu ve kahkaha
atmaya başladı. Adama yaklaştı ve “Merhaba Ahmet”diye tısladı kulağına.
Zavallı adam titremeye ve daha fazla ağlamaya başladı.
“Kalk ve nefes al,” diye bağırdığında
diğer eliyle adamın boğazını sıktı. Hissettiği korku ve dehşetle beraber yüzü
morarmaya ve gözleri kaymaya başlamıştı. Soğuk. Ölümle beraber gelen bu soğuk
adamın tenini çoktan sarmıştı. Ölümün morluğu bir faninin tenine işlerken ruhu
özgürlüğüne kavuşur fakat katil bu kadar erken olmasını istemiyordu. Ellerini
çektiğinde adam yatakta doğrulup zorla nefes almaya başladı. Derin nefesler
almaya çalıştıkça kendini daha çok yoruyordu. Gözleri kıpkırmızı olmuş göz
altları ve dudakları morarmıştı.
Adamın boynundan
tutarak ayağa kaldırdı. Adam derin nefesler almak için çabalıyor ama her
hareketi onu bu bataklıkta daha çok batırıyordu. Katil adamı sertçe duvara
çarptı ve avının ağzından kaçan inilti odanın içini kapladı. Avı gözleri önünde
can çekişiyordu.
“Ayağa kalk,”diye
gürledi. Aciz biri gibi davranmasını istemiyordu çünkü gözünde daha çok küçülüyordu.
Avının önünde bir ölüm meleği gibi görünen katil kenardaki sandalyeyi altına
çekti ve arkasına yaslanarak etrafı incelemeye başladı. Gözlerinin son durağı
ise avı oldu. Siyaha yakın gözleri kısıldı ve avını incelemeye başladı. Ahmet artık rahat nefes alabiliyordu, şimdi her şeyin daha iyi bilincindeydi ve
gözlerine korku sinmişti.
“Bu kadar erken
mi,”diye sordu Ahmet.
Son çırpınışlar
asla fayda etmez. Zaten son bellidir.
Katil yavaş
adımlarla avına yaklaştı ve her adımında avı daha çok olduğu yere sindi. Sertçe ensesinden
tutarak adamın yüzünü hemen yanındaki aynaya çevirdi. Katil aynada avına
bakarken kendi gözlerine bakmaya başladı ve gözlerinde geçmişini gördü. Daha
çok öfkelendi. Geçmiş denen şey kendisi için acılardan ibaretti. Gözlerinin
karalığı gibi geçmişinin üzerine çöktü, kapkaranlıktı. İki ruh vardı ve bu iki
ruhta yeniden dirilmeye çalışıyordu. Geçmişin yıkıntıları arasında kalan bu iki
ruhta temiz havaya hasret iki ölüden başkası değildi. Geçmiş çoğumuzun içinde
birer bıçak yarası fakat bazı zamanlar oluyor ki o bıçak yarası kangrenli
bacağa benziyor. Atsan hep bir yanın eksik; atmasan gittikçe seni de kendisi
gibi yok edecek.
“Sana fiziksel bir
acı verebilirim. Mesela derini yüzer veya üzerinde kendi damgalarımı oluşturabilirim
fakat ben senin bu kadar kolay bir şekilde ölmeni istemiyorum. Bedeninden çok
ruhunun acı çekmesini istiyorum,”derken bir yılan gibi tıslıyordu sanki ve bu
avını daha çok korkutuyordu. Sanki her an ayaklarına kapanıp tapacakmış gibi
bir hali vardı fakat katil buna izin vermek istemiyordu. Bu yüzden sıkıca saç
kökünden tutup kafasını aynaya sabitlemişti ve onunla konuşurken siyaha yakın
gözleri avının gözlerindeydi. Kulağına usulca yaklaşıp “Bana yalvarmanı değil
Tanrı’ya yalvarmanı istiyorum,”diye bağırdı.
“Hasan,
yalvarırım bana acı.”
Katil Ahmet'in başını duvara çarptı ve
ardından odada gezinmeye başladı. Adımları hep aynı ritimde odada dolanırken
birden öfkeyle “Aptal,”diye bağırdı. “Sen acizsin. Neden buradayım bir an olsun
düşündün mü?”
Oysaki Ahmet Hasan’ın oraya gelme sebebini bile daha
hiç düşünememişti, aklında hep ölüm korkusu ve bunanla beraber gelen bir telaş
vardı. Kafasında kanayan yere aynada uzunca baktı. Düşünüyordu fakat bir türlü
sebebini bulamıyordu. Nedendi ,neyi atlıyordu fakat bulamadı. Gözleri tekrar
katiline döndü ve yutkundu. Ağzını açmaya bile çekiniyordu.
“Tamam sana bir
ipucu vereyim,”dedi Hasan cebinden çıkardığı kanlı kelepçeyi sallayarak.
Hayatımızda yaptığımız bütün hataların bedelini bir gün ödeyeceğimizi hiç
düşünmeyiz. Ahmet de bunu hiç düşünmemişti. Kanı birden çekildi ve yutkunamadı.
Gözlerinde derin bir korku vardı, saf korku. Öyle ki bir deli gibi öne geriye
salınıyor ancak bunun farkında bile değildi. Başındaki titreyen eline baktı ve
eline bulaşmış kanı gördü. İçinden gelen bir öğürme dürtüsüyle kusacak gibi
oldu fakat kusamadı. Sanki canı gitmişti.
“Bu bıçağın neler yapacağını biliyorsun,”
dedi katil yüzüne güneşin ilk ışınları düşerken, bu sayede yüzünün kemiksi
yapısı ortaya çıkıyordu. Şimdi eğilip tam avıyla aynı hizaya gelerek avının
gözlerinin içine bakıyordu: “Silahın veya ipin ne gibi zararlar verebileceğini
biliyorsun ama Mavera kendi içinde beslediğin acının ne gibi yıkımlar oluşturabileceğini bilemiyorsun.”
Hasan adamın çenesini tutarak yüzüne
gülümsedi ve şöyle dedi: “Tanrı’yı hatırladın mı?”
Ahmet titreyen eliyle kelepçeye
uzanmak istedi ama buna gücü yoktu. Korkuyla “Bak bilmediğin şeyler var,”dedi.
Hasan beyaz dişlerini
göstererek gülümsedi, bu gülümseme bir arkadaşınızın veya sevdiğiniz birinin
size sıcak bir gülümsemesi değil tam tersi ölüm meleğinizin gülümsemesiydi.
İnsanlar gerçekten ölümle burun buruna geldiğinde her şeyi ölüme benzetiyormuş.
“Hasan ,
bu adı sana verildiği günü hatırlıyor musun? O zamanlar on yaşındaydın. Yine
aynı bakıyordun, hiç değişmedin. Tek fark sana verilen değer oldu. Kutan sana
bu adı verdiğinde verme amacı neydi biliyor musun? Bunu bir kere bile düşündün
mü?”
“Sus,”diye
bağırdı ama Ahmet onu dinlemedi.
“Çünkü sen o gece
o yerden kaçarken seni izlemişti. O geceyi hatırlıyor musun? Onunla beraber
bende oradaydım ve seni izledim. Gecenin karanlığına rağmen her şeyi çok net
görebiliyor gibiydin. O gece sadece kendini değil oradaki birçok çocuğu
kurtardın. Sen kötü biri değilsin…”
“Yeter!”
Ellerini başının
iki tarafına yerleştirdi ve tekrar bağırdı. Geçmişle baş başa kaldığında içini
intikam duygusu doldurdu, onun dünyasında affetmek diye bir şey yoktu. Kinini o
günden beri hep diri tutmuştu fakat bu kadar kudretli olabileceğini hiç
düşünmemişti.
“O gece sen
çocukluğunu kaybettiğini sanırken aslında kendini kaybettin, Hasan. Zaten
çocukluğun o yurtta ölmüştü. Bak gerçekten beni dinlemelisin çünkü inandığın ve
güvendiğin insanlar birer yalancı. Bunu biliyorum çünkü vaktinde onlarla beraber
bende sana yalanlar söyledim.”
“Sen benim annemi
öldürdün, seni dinlemek değil yaşamanı bile istemiyorum,”diye kükredi Hasan. İntikam
duygusu içini doldurmuş gözlerinden taşıyordu. Gün ağarmaya başlamıştı.
Cebinden bıçağı çıkardı ve “Hepimiz evrenin ötesinden gelmeyiz bu vahşi
dünyaya. Hepimiz aynı yetmenin evlatlarıyız. Niye bu telaş, niye bu haince
planlar. Gökyüzünden yağan yağmur seninde benimde. Her gün doğan güneş hem
benim hem senin için doğuyor. Hepimiz eşitsek bu dünyada niye var gaflet ve
delâlet. Biz hepimiz aynı toprağın çocuğuz aslında…” bu satırları mırıldanırken yüzünde melânkolik
bir ifade vardı. Korkunun kör kuyusuna düşmüş olan adam karşısında bir delinin
olduğunu düşünüyor ve korkusunun yanında endişesini de büyütüyordu. Çünkü
normal bir insanın yapabileceklerini tahmin edebilirken bir delinin neler
yapabileceğini asla tahmin edemezdi.
Korku
gizlenir, yaşlar gizlenir ve hatta geçmiş bile gizlenebilirdi ancak acı
gizlenemezdi, hep boğazımızda bir yumru olarak kalırdı. Korkularımız ve yaşlarımız
akıp giderdi, acılarımızsa en ücra köşelerimizde bir virüs gibi katlanır ve en
umulmadık anda son darbesini vururdu.
Güneş doğmuştu.
Katil elindeki bıçakla avına yaklaştı. Önce bıçağı boynunda gezdirdi.
“Gerçek diye
düşündüğümüz bir çok şey yalanlar üzerine kuruluyken hala yaşamayı neden değer
olarak görüyoruz? Oysaki yaşamak oldukça acı verici ama her şeye rağmen hayatta
hep iyi anılarımızı düşünüp konuşuruz. En ufak bir yara aldığımızda ise o
yalanlar üzerine kurulu gerçekler acı vermeye başlar ve geçmiş önümüzde
katlanır boğazımızda bir yumru olur. Yutkunsan ağlayacaksın; yutkunmasan o
acıyla yaşayacaksın. Ben o acıyla yaşamayı seçtim. Şimdi sıra ise o
gerçeklerde. Ben buraya sadece annemin intikamını almaya değil çocukluğumun
ölmesine sebep olan bir katille yüzleşmeye geldim…”
Bıçakla vücudunda kırmızı çizikler bırakmaya başladı.
Avı söyledikleriyle dehşete giriyordu.
“Baba,”dediğinde
gözleri ip iri olmuş avının bacağına bıçağı batırdı. Adam hem şaşkınlıkla hem
de acıyla ağzını açtı ve ağzından boğuk bir inilti kaçtı.
“Sen bilmediğimi
sandığın bütün yalanları ben hep bildim. O yerden kaçma sebebim sendin ve o
kaçtığım gün seni zaten babam olduğunu biliyordum. Reşit olduğum gün annemin
evine beraber gitmiştik, annemin öldüğünü o gün beraber öğrenmiştik ve sana
ağlamıştım ben. Ben on yaşımdan beri kinimi hep diri tuttum ve bugünü hayal
ettim. Sen ölümü hak ediyorsun,”dediğinde bıçağı sapladığı yerden çıkardı ve
avının ağzından büyük bir inleme çıktı. Karşısında iki büklüm yatan adam büyük
bir hesaplaşmanın içindeydi. Vicdanıyla kendisi arasında acımasız bir
hesaplaşmanın içinde boğuşurken ruhu eziliyor ve can çekişiyordu. Geçmişi
pişmanlıklarla doluydu.
“Gerçek dediğimiz
şeyler gerçek miydi,”diye sordu Hasan katiline. Ölümünün yakın olduğunu
biliyordu.
Katil şöyle
etrafına baktı. “Kalbimizin atışını bedenimiz hissediyor ruhumuz ise çaresizlik
diye çığlık atıyor.”
“Pişmanlıklarım…
Hepsi onurum ve gururumu çiğnemem sonucunda oldu. Çiğnedim ve hatta ezip
geçtim, işte karşımda asıl pişmanlığım,”diye katiline tısladı Ahmet. Aklında
söyleyebileceği o kadar söz vardı ki dili lal olmuştu, konuşamıyordu bir türlü.
Bu onu daha çok sinirlendiriyordu ama o dakikalarda sinirden çok vicdanıyla baş
başaydı. Acı çekiyordu, sarsılmıştı, öyle ki ne kanayan yarasının acısını ne de
başındaki soğuk silahın baskısını hissediyordu.
“Mavera’da yok olmalısın ve her yok oluşunda tekrar
dirilip aynı acıları tekrar yaşamalısın. Anka gibi küllerinden yeniden
dirilmelisin, elveda.”
“Bu çok ağır.”
Ölümün ezgisi
odayı doldurduğunda güneş doğmuştu. Apartmanda acıklı bir çığlık gibi
yankılanan silah sesi katilin içinden bir şeyler yoluşturmuştu. Bir katil ne kadar
hissedebiliyorsa o kadar hissedebiliyordu acıyı.
Hasan o gün bu işi yaptığında sadece o babasını değil bazı kurtulmak isteyen duygularınıda
beraberinde öldürmüştü.O gün pişmanlıklarının acısını çeken sadece avı
değil kendiside o vicdan azabının ateşine düşmüştü fakat bunu şimdi değil
gerçekler karşısına çıkıp tosladığında anlayacaktı.


Yorumlar
Yorum Gönder